top of page
Ara
  • Laleper Aytek

Bir "Yıldız'dı... (1932-1995)


“O denli varlığınızın bir parçası haline getirmelisiniz ki makineyi, konu ile aranızda bir engel oluşturmasın.” Yıldız Moran

1991 yılının Haziran ya da temmuz aylarından biri olmalı, yirmi dört yıl önce...

Kadın Eserleri Kütüphanesinin gelenekselleşen ajandalarının ilki “Kadın Ressamlardan Bir Kesit”. Ve ikinci yıl da sırada fotoğraf olduğundan “Kadın Fotoğrafçılardan Bir Kesit” için çalışmalara başlanıyor. Yıldız Moran’la ilk karşılaşmamız (muhtemelen Beyoğlu Kallavi sokak 20 numarada Yıldız V. Moran Portre ve Peyzaj Fotoğraf Stüdyosu’nda çektiği fotoğraflardan) Ayşegül Sarıca ve Eren Eyüboğlu portreleriyle oluyor.



İlk kadın fotoğrafçılarımızdan olduğunu öğreniyorum. Yıldız Moran Ara Güler’den sadece dört, Fikret Otyam’dan ise altı yaş genç, yani aslında aynı kuşağın fotoğrafçılarından biri ama o yıllarda adı daha da yok. Moran Robert Kolej’in ardından İngiltere’ye fotoğraf okumaya gidiyor. 50’li yıllarda fotoğraf üzerine akademik eğitim almak üzere yurtdışına gitmeye cesaret eden, Cambridge’de açılan sergisinde bir günde 25 fotoğrafı satılan, fotoğrafa, hayata tutkulu bir kadın.


Yıldız Moran için fotoğraf “24 saat düşünülen, yaşanılan, ikinci plana atılamayacak bir konu”. Fotoğrafla geçen 12 yılın ardından radikal bir kararla fotoğraftan kopuşunu ise “Özdemir Asaf gibi bir baba bulmuşsa bir insan başka ne yapabilir? Dört yıl içinde üç çocuk sahibi oldum ve artık tüm 24 saatlerimi çocuklarıma adadım.” sözleriyle açıklıyor. Bu bir seçim, hem de oldukça radikal bir seçim. Peki, Özdemir Asaf gibi bir şairle insan fotoğrafa da devam edemez miydi ya da niye etmedi? Bunlar çok özel, derin sorular… ilk karşılaşmada konuşulamayacak kadar özel.


Şirin Tekeli ile birlikte Yıldız Moran’la tanışmaya, kendisinden 1992 kütüphane ajandası için fotoğraf istemek üzere Bahariye’deki evinde gidiyoruz. Kapıda elinde bastonuyla heybetli bir kadın karşılıyor bizi. Gözlerimizin içine bakıyor. İçeride ilk hatırladığım bir piyano, piyano üzerinde ve yerde duran suntaya kaplanmış siyah-beyaz kare fotoğraflar. “Hangisini isterseniz alın; ben fotoğrafı çoktan bıraktım,” diyor. Sesinde bir yorgunluk ve vaz geçmişlik hissediyorum, sağlığı da çok iyi değil belli ki. Yıldız Hanım’ı bugünkü ben olarak tanımayı, kendisiyle uzun sohbetler etmiş olmayı ve fotoğraflarını çekmiş olmayı çok isterdim. Yıldız Moran’ı çok az tanıyabildim ama güçlü kişiliğinden ve sanki her zaman “ben buradayım” der gibi bakışından çok etkilendim.



“Zamansız Fotoğraflar”ın sergi kitabına yazacağım yazı için Difo’da Yıldız Hanım’ın arşivine bakarken bunca yıl nasıl böyle yok sayılabildiğini, görmezden gelinebildiğini düşünerek galiba daha çok öfkeleniyorum.

Yıldız Moran özellikle İspanya ve Portekiz fotoğraflarında estetik arılık yahut idealleştirme anlayışı taşımayan, Sontag’ın söylediği gibi, “öncelikle ‘oradaki’ bir şeyi göstermenin peşinde” olmadan, Arbus’ün “haylazlık” olarak tarif ettiği bir yaklaşımın izlerini hissettiriyor. Fotoğrafın bir şeyi göstermeye çalıştığında gittiğini, kalmadığını ancak görüntüden yansıyan her neyse, onun duygusunu hissettirebildiğinde kalarak çoğaldığını ve çoğalttığını bilen aykırı bir göz.


Yıldız Moran’ın fotoğraflarının dili fotoğrafı yapan zamanın değil, anın yoğunluğunun bir kanıtı gibi. Hayatı anıtsal karelerden değil alışılmadık ayrıntılardan, çelimsiz ya da solgun ifadelerden bakarak bir anlamda maskesizleştirirken izleyiciyi de hazır ifadelerden soyunmaya davet etmektedir adeta. Sessizce, mecbur tutmadan ama öyle gör-e-mediğimiz bir ayrıntıdan hayata bakarak ve baktırarak. Barthes’ın “imaları” (connotations) işte tam bu noktada devreye girebilir ya da “punctum”u.

Bir şehrin, bir insanın, bir halin, bir yerin, bir duygunun derinleri bir fotoğrafçı için belki de cesaretli bir iç(e) bakış olabilir.


Hep beklediği bir ses,

Hiç duymadığı bir müzik,

Hiç paylaş(a)madığı bir acı,

Hiç sarıl(a)madığı, gözlerinin içine bakamadığı bir insan,

Hiç bilmediği bir tarih, geçmiş,

Bugüne kadar kişisel, toplumsal düzeyde karşı çıkamadığı bir hal ya da haller

Ya da ihlal etmek istediği duygular(ı)...


Buluşmak yahut karşılaşmak için tedirgin olmaya çok ihtiyacımız var.

Bunu fotoğrafla, fotoğraf üzerinden yapabiliyor olmak kendi kabuklarımızda ve izleyicinin dünyasında delikler açmak ve nefes alabilmek için hayırlı bir vesile olabilir ya da büyülü belirsiz bir aracı.

Önemli olan rahatlıktan kurtulmak,

Huzursuz olmak/etmek ve bu rahatsızlığı fotoğrafla karşılamak,

Farklı/yeni duygu ve soruları tetikleyebilmek,

Farklı/yeni, bilmediğimiz duygu ve sorulara dönüştürebilmek (hem kendimiz hem de izleyici için) değil mi?


Doğaya tekinsiz zamanlarından bakmak belki...

Hayatların, hayatlarımızın hiç iliş(e)mediğimiz, yokmuş gibi davrandığımız yüzlerine de değerek kabuklarımızı kırmayı (ve böylece çoğalmayı) denemek?


Sanki ancak o zaman savunmasız kalabilir ve ancak böyle yakınlaşabiliriz kendimize ve hayata.

Kalın savunma, meşrulaştırma (haklı gösterme) duvarlarımızı kaldırdıktan sonra.


Açıklayabildiğimiz değil kendimizi içinde çaresiz, rahatsız, yalnız ve güçsüz hissettiğimiz zamanların, duyguların, mekânların, hallerin, süreçlerin tarif edilmezliği bize kabuklarımızı kırabilmemiz için bir şans tanıyabilir mi?

Yıldız Moran’ın fotoğraflarında tüm bu aykırılıkların ve çaresizliklerin izinin olmadığını bize kim söyleyebilir?

Laleper Aytek

2015

Not: İstanbul Art News Aralık 2015 sayısında yayınlanan yazının kısaltılmış versiyonudur.


 

Kaynakça:

*1. Yıldız Moran Fotoğrafçı, Adam Yayınları, Mayıs 1998, “Bir Unutma ve Unutulma Öyküsü”, Samih Rifat.

*2. Ve ben tüm bu bilgileri tabii ki çok daha sonra hatta diyebilirim ki, Pera Müzesi’nde 26 Kasım 2013 Kasım’ında açılan “Zamansız Fotoğraflar” başlıklı kapsamlı sergisinin hazırlıkları sırasında, tüm arşivini Coşar Kulaksız ile birlikte incelerken öğreniyorum.

bottom of page